Pazartesi, Şubat 9th, 2009
lanivia

Hava güneşliyken insanın ofiste tıkılıp kalması can sıkıcı bişey. Yazın hava kararmadan pek dışarı çıkamayan biriyim, ama işin içine kış güneşi girince durum farklı oluyor. Kış güneşi… öncelikle güzel, asla eskimeyecek bir şarkı. İkincisi, kış güneşi terletmez. çünkü üzerinde tişört yoktur. Daha güzeli, tişört üzerine ceket giyersin, yazın bunu da yapamazsın mesela. Yaz dediğin vıcık vıcık bişey zaten ( İstanbul için konuşuyorum tabiki).
Yaz dediğin şey uyuyarak geçmeli. Niye? Çünkü alerjim var. İlacı içince kafamı kaldıramıyorum zaten. O yüzden ilaç kullanmadan evde uyumak lazım. Akşamüstü çıkıp biraz geziceksin, güneş batmadan da buz gibi biranı açıp keyif yapıcaksın. Gece çalışıcaksın. Bence böyle bir alternatifi olabilmeli insanın.
Kış güneşi diyodum evet… gözleri kamaştırmaz, sıcak vurmaz, efil efil ( evet efil efil) eser hava. Soğuk olur ama atkın olur. Boynun sıcacık olur, ama ellerin soğuk olur. Yüzüne rüzgar vurur ayılırsın, çeketinin arasından girer, ürpertir…
Yaz; yazın doğan bir adama sevdiremediysen kendini, sende bir sorun var demektir.

İkinci can sıkıcı şey de zaman. Yanlış anlamayın, zaman dediysem zamanın akması falan değil. Zamanın zamansız akması can sıkıcı olan. Hani bazen geçmemesi, bazen de nasıl olduğunu anlayamadan yok olması.
Mesela; Uçurtmayı Vurmasınlar… Annem ve babamla gittiğim tek film oluşundan mı, yoksa ilk gittiğim film olmasından mı bilemiyorum ama, çok özel bir gündü benim için. O gün olanların hepsini hatırlarken düşünüyorum da zaman çok hızlı geçmiş. Bazen de geçen 6 saat sanki 10 dakika… Bu pek adil değil ama?
Bir de hatırlamak var di mi? Nasıl oluyor bir grupta 10 kişiyi hatırlarken bir insanın orda olduğun unutabiliyorsun. Bu can yakıyor işte. Hafıza bazen zamana direnemiyor. Bazen de zaman hafızaya…

Düşündüm de ayaklar çok fazla yük çekiyor. Bu bünye için, yaşadıkları için, yaşamadıkları için, yaşayamadıkları için, çektikleri için, ağladıkları ve güldükleri için.. Ayakların yükü çok. Bazen uçmak istiyorlar. Bir yere ait olmamak istiyorlar, toprağa değmek istemiyorlar. Ve o an biri belki mutlu, belki mutsuz. Belki onu düşünen biri mutsuz, belki umursamaz. Ama o ayak yere değmiyor.
“ayakta beklemek” var ya.. genelde ayaklar bekler işte. Beklemek inanılmaz can yakıcı bişey gibi görünür. Ama o ayaklar uzuuuuun süre bekledikten sonra birden hareketlenir ve koşarlar bir yöne. Sarılamaz ama , yine o sarılma anında bekler. Mutluluk anı.
Havada kalan ayak fotoğrafı nedense çok etkiledi beni, biryerlere bağlamak istemedim, bağlasaydım kurgu olacaktı. Hayattaki kurguları sevmiyorum, belki o yüzdendir.
Fonda the veils - lavinia çalıyordu.

on Cuma, Temmuz 9th, 2010 at 04:16:
kışın güneşli olanı güzel ama ben üşümeyi sevmem. zira vücut ısım genelde çok düşüktür.
ama kışın güneşli, serin havalarını ben de çok severim bir de her yer kar olduğunda.
zamansa nankördür, hem de çok nankör… mesela en güzel zamanlar çabucak geçenlerdir hep.
hafızanın oyunu nasıl hatırladığında gizli… o gruptaki 10 kişinin beyninde (hafızanda) yer edinirken senle bağlantı kurdukları mühim gördüğün noktalar varken 11. elemanın neden silik olduğunun cevabı kendinde saklı oluyor aslında.
bir de ayaklar var tabi… akılsız başın cezasını hep çekerler ve biz telaştayken ikisi bir pabuçta sıkışır dururlar.
aramızdaki fark; ben bu fotuyu görünce o kadının dala elleriyle asıldığını bilsem de hep ölüm gelir aklıma, bi suçtan dolayı ölüm..
bir de böyle bir ayaktan başlayan tilt hareketiyle, filmin en can alıcı “kıza ne oldu?” yerinde melankolik bir şarkıyla yukarı doğru süzülmek ve kızın hafif yana eğik ifadesiz suratının daha yukarı gidip, ellerini dalda görünce zoom out olurken bi kelebek görüp gülümsemesi ve bir anda zıplayıp, koşarak bir nevi hayat bulması da izleyebilir…