Perşembe, Şubat 26th, 2009

Her gün rutin aslında. Mesela her sabah beşiktaş’a kadar yürümek istemiyorum. Beşiktaş’ın heryerini seviyorum ama, her sabah oraya yürümek zorunda olmam beni deli ediyor. Her sabah ya fırına girecek olmam ,ya da simitçiye girecek olmam… Bugün bu “olmam”‘a inat bişey almadım. Yemedim bişey. İnadım da kimeyse artık, aç kalan ben oldum.
Mesela her sabah servise aynı kişilerle binmem, her sabah aynı insanlarla karşıdan karşıya geçmem, fotokopicide çalışan çocuğun kardeşinin her sabah kahvaltı yapacağı kafeye girerken gözümün içine bakması ( evet gıcık oluyorum sana kırmızı montlu kız), servise binişim, kulaklığı takıp moduma göre müziği açmam, köprüye doğru ilerleyiş…

Önümdeki adamın ısrarla her sabah aynı gazeteyi okuması (halbuki ne kadar normal), benim ısrarla ara sayfalardaki haberleri o gazeteden takip ediyor olmam… köprüya yaklaşırken ortaköydeki dev recep ivedik bilboardına gözümün takılması, her sabah ısrarla takılması… pfizer’in çatısında kahvaltı yapsam ne güzel olur diye iç geçirmem… ortaköy sahilde gevrek(evet gevrek) ve çayla güne başlama isteği… Sabah rutinini nasıl bozabilir ki insan? Bunu beceremedim bi türlü.
Seydahmet var bir de. Öğleden beri taksimde, her gün olduğu gibi. Harçlığını, doşmuş parasını ve cicibebe parasını çıkarttığında dönecek evine. “Abi, bir insan bir günde 1 cicibebe nasıl yer” diyor… “ben 3 paket süt içermişim küçükken…”
Zeki, farkında ve çalışkan, belli. Babası içerde, yarın onu ziyarete gitmek zorunda, okula da gidemicek o yüzden. Bilgisayar mühendisi olmak istiyor, kendi oyununu kendi yapıcak. Şu oyun güzelmiş, bu oyun kötüymüş demek zorunda kalmayacak. Bilgisayarı yok ama aterisi var evde. Mario oynuyor.
Çorba istiyor. En güzeli o. Koyucaksın acıyı..hem soğukta da iyi gelir. Ama biberi bol, karabiber de istiyor…
“Zor mu bilgisayar mühendisliği?”. Sen iste yeter ki. sakın bırakma okulu…
Bir de puding istiyor, onu da paket yaptırdı kardeşine.Dik tutuyor ki dökülmesin… Ekliyor bir de.. selpak isterlerse sizden aldığınızı gösterin, harçlık isterlerse de “sen bana harçlık ver” dersiniz…
Telefonunu alıyorum, arıcam seni,istediğin zaman ara. “ben seni ödemeli ararım zaten.” “sen sıkılınca ara beni” . “abi her sıkılınca da aranmaz ki” …
——-
Sen konuş 2 saat dertten tasadan, sonra biri gelsin yanına, desin ki gözleriyle “senin derdin bu mu be abi? ” işte ben de onu demek istiyorum Eylem. koy .ötüne :)
Cumartesi, Şubat 21st, 2009

Another day to live
Another way to go..
(site temasına çok uydu)
Pazartesi, Şubat 9th, 2009

Hava güneşliyken insanın ofiste tıkılıp kalması can sıkıcı bişey. Yazın hava kararmadan pek dışarı çıkamayan biriyim, ama işin içine kış güneşi girince durum farklı oluyor. Kış güneşi… öncelikle güzel, asla eskimeyecek bir şarkı. İkincisi, kış güneşi terletmez. çünkü üzerinde tişört yoktur. Daha güzeli, tişört üzerine ceket giyersin, yazın bunu da yapamazsın mesela. Yaz dediğin vıcık vıcık bişey zaten ( İstanbul için konuşuyorum tabiki).
Yaz dediğin şey uyuyarak geçmeli. Niye? Çünkü alerjim var. İlacı içince kafamı kaldıramıyorum zaten. O yüzden ilaç kullanmadan evde uyumak lazım. Akşamüstü çıkıp biraz geziceksin, güneş batmadan da buz gibi biranı açıp keyif yapıcaksın. Gece çalışıcaksın. Bence böyle bir alternatifi olabilmeli insanın.
Kış güneşi diyodum evet… gözleri kamaştırmaz, sıcak vurmaz, efil efil ( evet efil efil) eser hava. Soğuk olur ama atkın olur. Boynun sıcacık olur, ama ellerin soğuk olur. Yüzüne rüzgar vurur ayılırsın, çeketinin arasından girer, ürpertir…
Yaz; yazın doğan bir adama sevdiremediysen kendini, sende bir sorun var demektir.

İkinci can sıkıcı şey de zaman. Yanlış anlamayın, zaman dediysem zamanın akması falan değil. Zamanın zamansız akması can sıkıcı olan. Hani bazen geçmemesi, bazen de nasıl olduğunu anlayamadan yok olması.
Mesela; Uçurtmayı Vurmasınlar… Annem ve babamla gittiğim tek film oluşundan mı, yoksa ilk gittiğim film olmasından mı bilemiyorum ama, çok özel bir gündü benim için. O gün olanların hepsini hatırlarken düşünüyorum da zaman çok hızlı geçmiş. Bazen de geçen 6 saat sanki 10 dakika… Bu pek adil değil ama?
Bir de hatırlamak var di mi? Nasıl oluyor bir grupta 10 kişiyi hatırlarken bir insanın orda olduğun unutabiliyorsun. Bu can yakıyor işte. Hafıza bazen zamana direnemiyor. Bazen de zaman hafızaya…

Düşündüm de ayaklar çok fazla yük çekiyor. Bu bünye için, yaşadıkları için, yaşamadıkları için, yaşayamadıkları için, çektikleri için, ağladıkları ve güldükleri için.. Ayakların yükü çok. Bazen uçmak istiyorlar. Bir yere ait olmamak istiyorlar, toprağa değmek istemiyorlar. Ve o an biri belki mutlu, belki mutsuz. Belki onu düşünen biri mutsuz, belki umursamaz. Ama o ayak yere değmiyor.
“ayakta beklemek” var ya.. genelde ayaklar bekler işte. Beklemek inanılmaz can yakıcı bişey gibi görünür. Ama o ayaklar uzuuuuun süre bekledikten sonra birden hareketlenir ve koşarlar bir yöne. Sarılamaz ama , yine o sarılma anında bekler. Mutluluk anı.
Havada kalan ayak fotoğrafı nedense çok etkiledi beni, biryerlere bağlamak istemedim, bağlasaydım kurgu olacaktı. Hayattaki kurguları sevmiyorum, belki o yüzdendir.
Fonda the veils - lavinia çalıyordu.